|
gül_güneş
|
 |
« Yanıtla #1 : Eylül 03, 2007, 12:37:42 ÖÖ » |
|
2. BÖLÜM
60’lı yılların başında İngiltere’de takım elbiseli, kravatlı kolej çocukları Beatles ve onun tam karşıtı hırpani “Rolling Stones” ile ortaya çıkan rock, 70’lere geldiğinde egemenlerin gözünde çiçek çocuklarının da etkisiyle ile birlikte deyim yerindeyse “serseri”leşmeye başlamıştı. Bütün bunların yanı sıra Bob Dylan’ın ‘protest rock’u bütün dünyada yankısını bulmuş, tam anlamıyla bir patlama yaratmıştı. Savaş karşıtı gösteriler Dylan’ın şarkılarıyla başlayıp bitiyordu. Dylan, ‘rock’u ısrarla politik çizgide tutuyordu. Aynı yıllarda İngiltere’de Beatles’tan ayrılan John Lennon da sol politik söylemlerle özellikle entelektüellerin ve aydınların ilgisini çekmeye başlamıştı. Lennon, din, cinsellik ve medya ile uyutulan, kendisini akıllı, sınıfsız ve özgür sanan insanlara -böyle düşündüklerinde- bir hiç olduklarını hatırlatıyor, yaşamın onurlu gerçekliğini “işçi sınıfı kahramanı” olmakta görüyordu. Çiçek çocuklarına göre çok daha politik bir çıkış olan 68 öğrenci hareketleri müziğin de çehresini değiştirdi. 68 kuşağı, artık eski çiçek çocukları kadar iyimser ve pembe düşler içinde değildi. Pasifist olmak yerine daha aktif bir mücadeleyi benimseyen bu akım müziğe de ilham vermekte gecikmedi. Soğuk savaş rüzgârlarının estiği 70’li yıllar bütün dünyada radikal ve sert politik olaylara sahne oldu. Doğal olarak da gençlik bu sert, acımasız gerçeklerden payına düşeni alarak isyancı bir çizgiye her zaman yakın durdu. Aynı yıllarda dünyada kapitalizmin yoz değer yargılarına ve burjuvazinin yerleşik düzenine karşı kitlesel bir karşı çıkış yaşanıyordu. Doğal olarak müzikal biçim de değişmeye başlamış, garip bir biçimde tınılar gittikçe elektrikleşmiş, ritimlerde daha da sertleşme başlamıştı. Dünyanın en ünlü müzik topluluklarından Pink Floyd işte bu yeni dönemin öne çıkan ismiydi. Grup, en ünlü şarkılarından “Another Brick in the Wall/ Duvardaki Başka Bir Tuğla”da eğitim sistemine köklü bir eleştiri getiriyordu: “Eğitime ihtiyacımız yok / düşüncelerin kontrol altına alınmasına da ihtiyacımız yok / sınıflarda aşağılanmaya da / öğretmenler çocukları rahat bırakın / hey, öğretmen, rahat bırak o çocukları / hepsi duvarda yalnızca başka bir tuğla / çevremde silahlara ihtiyacım yok / beni sakinleştirecek uyuşturuculara ihtiyacım yok / duvardaki yazıyı görüyorum / bir şeye ihtiyacım olduğunu sanma sakın / duvardaki tuğlalarsınız siz hepiniz…” Pink Floyd’un yanı sıra, konserlerinde şov ve görsel efektleri kullanan Genesis, senfonik rock’un öncüleri Moody Blues, Jethro Tull ve Yes, ‘hard rock’ta Deep Purple, Who ve Led Zeppelin dönemin gözde grupları oldu. 60’lardan 70’lere girildiğinde müzik grupları da “süper”, “mega” gruplar haline dönüşmeye başlamıştı. Gruplar daha kapsamlı turnelere çıkıp stadyumları dolduruyor, görkemli sahne şovları ile her konseri daha törensel bir atmosfere çeviriyordu. 60’larda kurulan Jethro Tull, The Moody Blues ve Pink Floyd gibi İngiliz grupları, teknik açıdan kusursuzlaştılar. Black Sabbath, Led Zeppelin gibi gruplar müziğin çizgisini sevimli hippi kültüründen uzaklaştırıp daha karanlık ve mistik temalar üzerinde yoğunlaştılar. Kuzey Amerika’da ise Stills and Nash ve The Eagles gibi gruplar Pink Floyd gibi grupların aksine her şeyin akustik olmasından yana bir tavır içine girdiler. Bütün bu gelişmelerle birlikte rock da artık müzik endüstrisinin en önemli gelir kaynağı olmayı başarmıştı. Plak satışları ve konser gelirleriyle, rock, pazar payının artık en büyük dilimini oluşturuyordu. Özellikle Beatles ile başlayan yan ürün pazarı da ticari kazancın artmasını, grupların birer fenomene dönüşmesini sağlıyordu. Örneğin Beatles ABD’ye ayak basar basmaz sansasyonlar yaratmaya başlamış, beslenme çantalarından bardaklara, sakız paketlerinden John Lennon yastıklarına kadar bir yan ürün pazarı oluşmasına neden olmuştu. Artık rock, müziğin olduğu kadar modanın da yüzünü değiştirecek, pazarı daima canlı tutacaktı. Rock daha önce hiç olmadığı kadar çok ciddiye alınıp popülerleştikçe müzisyenler de kendilerini “klasik müzik” icracıları Mozart, Beethoven gibi ilahlaştırmaya başladı. Bu müzisyenler milyonlarca dolarlık elektronik aletler, stüdyolar, villalar, okyanusta satın alınan adalarla zenginlik içerisinde yüzerken, ‘rock’un muhalif çizgisinden de gittikçe uzaklaşıyorlardı. İşte tam böyle bir dönemde bütün bu gelişmelere bir tepki olarak “punk rock” ortaya çıktı. Anti-tez The Clash ve Sex Pistols’ın öncülüğünde ortaya çıkmış, özellikle 70’lerin başlarındaki ‘rock’a ve tabii ki onun müzisyenlerine lanet okumaya başlamıştı. Bu yeni akıma göre rock artık para, şan, şöhret aracı olarak kullanılmaktaydı, ticariydi ve bu, hızla terk edilmesi gereken bir tutumdu. Punk özellikle İngiltere’de yaydığı anarşist düşünceler nedeniyle devlet tarafından tedirginlikle karşılandı. Punk yapan gençler çoğunlukla işçi mahallelerinde elden düşme çalgılarla müzik yapan işçi çocuklarıydı. Anti-faşist ve anti-kapitalist düşüncelere uzak olmayan bu gençler özellikle Kraliçe’nin ırkçı ve aileleri üzerindeki kapitalist programlarına karşı çıkıyordu. Öyle ki Sex Pistols’un “God Saves the Queen / Tanrı Kraliçe’yi Korur” isimli şarkısı ülke çapında en çok dinlenen şarkı olunca Kraliçe’nin iktidarına gölge düşürecek tartışmaları tetiklemişti: “Tanrı kraliçeyi korur / onun faşist rejimini / sizi geri zekâlı yaparak / potansiyel bir hidrojen bombasına dönüştürürler / tanrı kraliçeyi korur/ onda insanlık aramayın / zaten İngiltere rüyasının bir geleceği de yok” Punkçular 70’li yılların uzun ve karışık gitar soloları ile dolu şarkıları yerine kısa ve özentisiz şarkılar yapmaya başlayıp, o güne değin hiçbir rock türünde görülmeyen şiddet ve kargaşaya yaslandı. 70’lerin ikinci yarısında ‘rock’un isyankâr misyonunu yüklenen ‘punk’ta kalite ve hoşa gitme kaygısından uzak bir anlayış hâkimdi. Hatta Sex Pistols sahnede o kadar basit ve deyim yerindeyse “ilkel” çalıyordu ki, izleyenler ister istemez “bunu ben bile çalabilirim” kanısına kapılıyordu. Mükemmel olma kaygısından uzak punk, hızla genişleyerek ‘rock’a yeni bir nefes kazandırdı. Fakat her zaman olduğu gibi müzik endüstrisine eleştiriler getiren ve onun en büyük düşmanı olan bu akım da kendini diğer bütün rock çılgınlıkları gibi kısa sürede endüstri tarafından yutulan ve “moda” haline getirilen bir akım olmaktan kurtaramadı. Rock, 80’li yıllara Heavy Metal patlamasıyla girdi. Kökeninin 1960’lı yıllarda Hard Rock’a dayandığı bu “karmaşık” ama bununla birlikte olabildiğince “sert” müzik akımı, küfür etmeyi kendine amaç edinmişti. Tepkisini sert tınılar içerisinde çığlık çığlığa küfrederek ifade etmeye çalışan bu akım, demokratlar, anarşistler hatta ırkçılar gibi çok farklı kesimlerden kitleleri etkilemeyi başarmıştı. Deep Purple, Led Zeppelin, Cream ve Black Sabbath gibi gruplar Hard Rock’un sert tınılarının arasından Heavy Metal’i ortaya çıkaracak önemli bir işlevi yüklendiler. Bu grupların “düşene kadar sallan” konserleri saatler süren dini ayinlere dönüşüyordu. Black Sabbath, Hard Rock’tan Heavy Metal’e dönüşümün son halkasını oluşturdu. Grup, gerek kullandığı giysiler, gerek şarkı sözlerinde işlediği temalar bakımından ülkemizde de çok tartışılan “Satanizm”e açık kapı bırakıyor, bu davranışıyla çocuklarını korumak isteyen ailelerin korkulu rüyası olmayı başarıyordu. Aslında 80’li yılların rock açısından çok verimli yıllar olmadığı açık. Bunda o yıllarda ingiliz ve ABD emperyalizminin dünyaya daha çok müdahale etmeye başlamasının, kapitalizmin dünya ekonomisini kendi çıkarına baltalamasının payı büyüktür. Kitle iletişim araçlarının gelişimi ve bu araçların politik nedenlerle “rock”a önem vermemesi, türü zor bir döneme sokar. Artık müzik elektronikleşmiş; TV izlemek kitlelerin birincil kültürel faaliyeti durumuna gelmiş; şarkılar video klip olmadan anlamsızlaşmış; gitarın yerini elektronik, yapay sesler almıştır. Irkçı ve hatta doğrudan faşist propaganda yapan rock gruplarının ortaya çıkması tam da bu yıllara rastlar. Irkçı ingiliz grubu Iron Maiden, nazi taraftarı kiSS, açılımı “Anglo Sakson Beyaz Protestanlar” olan ırkçı WASP (White Anglo Saxon Protestans) ve sağcı Quenn dönemin popüler grupları haline gelmiştir. Bu gruplar ABD ve ingiliz emperyalizminin destekçisi oldukları gibi, müzik endüstrisine geçici bir soluk da aldırmışlardır. Kimilerince saçma bulunan kostümleri, ağır makyajları olan bu gruplar, 90’ların başına kadar ayakta durmayı ancak başarabilmişlerdir. Aerosmith, AC/DC gibi gruplarla ciddi etkiler yaratan Heavy Metal, 90’lı yıllara doğru kendi içinde başka türlere evrimleşecek ve giderek etkisini kaybedecektir. Guns and Roses yukarıda adı geçen gruplar gibi değildir. Grup, Heavy Metal/Hard Rock akımı içerisindeki grupların belki de en çok tanınanı, ticari olarak en çok kazananıdır. Kendine has bir tarz yakalamış, bunda oldukça başarılı da olmuştur. Grubun çalışmaları yıllar sonra bile pek çok genç müzisyen için ilham kaynağı olmuştur. Bütün bu gelişmelere rağmen solcu Rush ve Talking Heads, yine irlanda’nın IRA destekçisi ünlü grubu U2, rock’un isyancı yanıyla kitlelere seslenmeye devam ediyordu. Bir tavır olarak solda duran Dire Straits şarkı sözleri ve tartışmasız müzik kalitesiyle özellikle eğitimli kesimlerin ve aydınların baş tacıydı. Bob Geldof’un öncülüğünde önce Afrika’daki açlar için düzenlenen LiveAid, sonra Mandela için düzenlenen barış konserlerine katılan onlarca müzisyen bütün kirlenmelere rağmen rock’un muhalif ve dayanışmacı yanından örnekler verdiler. Status Quo, Joan Baez, Black Sabbath, Sting, U2, Eric Clapton, Led Zeppelin, Bob Dylan, Dire Straits gibi ünlü müzisyenler bu tür konserlerde rock’un konser ve albüm performanslarının dışında başka şeyler de yapabileceğini göstermiş oldular. 70’lerin son döneminde ortaya çıkarak “kötü müzik yapan” Punk akımı yine bu yıllarda etkisini sürdürüyordu. Depeche Mode, Eurythmics gibi gruplar da dönemin moda klavye ve elektronik tınılarını rock’un içine sokarak etkili olmaya çalıştılar. ABD’de yaşayan siyahların alternatif müziği RAP, bu yıllarda popülerleşmiş ve sadece siyahları değil beyazları da kendi dinleyici profili içerisine almayı başarmıştı. 80’ler için; rock’un klasik akımlarının yanı sıra pek çok yeni akımın ortaya çıktığı ama sonuç açısından bakıldığında gerek işlev gerek müzikal kalite anlamında 70’lerin çok gerisinde olan bir dönemdir, demek yanlış olmayacaktır. 90’lara gelindiğinde her şey birbirine girdi. Rap ve yukarıda adı geçen metal, can çekişiyor, müziğin yazı dizimizde değinmediğimiz diğer bazı popüler türleri de “erotik” video kliplerle evimize konuk oluyordu. Dünya gençliğinin en büyük kültürel faaliyeti, evde oturup MTV izlemekten öteye gitmiyordu. Kitap okuma alışkanlıkları kaybettirilen kitleleri doğru çözümleyen müzik endüstrisi, televizyonlardaki müzik kanalları ile yeni bir çılgınlığı ülkeden ülkeye yayıyor, var olan ya da yenileri denenen akımları bir günde baş tacı ediyor ya da yerin dibine batırıyordu. Teknoloji ve müzik endüstrisi, dolayısıyla para, yine müziğe tercih edilmişti. Müzik adına olumlu gelişmeler da yok değildi. 90’lı yıllar yeni bir akım olan ve bugün de etkisini sürdüren Grunge ile bizi tanıştırdı. iş güç sahibi olamamış, düzenin kaybetmeye zorladığı gençlerin garajlarda ortaya çıkardığı ABD Seattle kökenli bu “umarsız” müzik akımı özellikle Nirvana ile bütün dünyada yeni bir çılgınlığa ulaştı. Hüzün ve karamsarlıkla bezenmiş, müzikal yanını yetmişli yılların “hard rock”undan, felsefesini de “punk”tan alan bu alternatif rock akımı; birçok yeni grubun oluşmasının ve bu grupların ciddi işler yapmasının önünü açtı. Grunge müzisyenleri “kirli” bir gitar tonu kullanıyor, sosyal yabancılaşma, olaylara ve kişilere ilgisizlik, özgürlük gibi temalara değiniyordu. Eğitimsiz ve çoğunlukla umutsuz bir alt ve orta sınıf kitleye seslenen Grunge; Nirvana, Pearl Jam, Soundgarden, Red Hot Chili Peppers gibi gruplarla 80’lerde etkisini ve kalitesini kaybeden rock’a yine yeni bir soluk kazandırma işlevini yüklendi. Bu gruplara, farklı bir akım içerisinde olduğu halde R.E.M.’i de eklemek gerekir. R.E.M. ticari olma kaygısı gütmemiş, yaptığı şeyin kendisine önem vermiş, kaliteyi düşürmediği gibi kendini geliştirebilmiş müzik gruplarının başında gelir. ABD’de bunlar olurken rock’un anavatanı ingiltere’de ise Oasis ve Blur öncülüğünde yeni bir akım oluşmuştu: Britpop. Endüstri bu akımı yeni bir “ingiliz istilası”na dönüştürmeye çalışsa da, bunda çok fazla başarılı olamadı. Yaptıkları müziğin temeline gitarı koyan bu gruplar, orta sınıflardaki ingiliz gençleri etkilemeyi başarmıştı. Yine Radiohead, dönemin en nitelikli grubu olarak kabul ediliyor, rock ayakta durmaya ve iyi ürünler vermeye çalışıyordu. Aynı yıllarda ingiltere kökenli Manic Street Preachers da farklı duruşuyla ilgi çekiyor, şarkı sözlerinde ve katıldıkları etkinliklerde sol politik bir tavrı koruyordu. Grup üyeleri 80’lerin başında Galler’de maden grevlerine tanık olmuş, “sınıf mücadelesi” kavramıyla iç içe büyümüştü. Kendisini sosyalist olarak adlandıran grup Küba’da konser bile vermişti. Bununla birlikte artık her şeyi belirleme hakkını elde etmiş bir müzik endüstrisi vardı ve bu müzik endüstrisi “bunalımlı” grunge çılgınlığının sona ermesini, “sakalları kesilmiş ve saçları taranmış pırıl pırıl gençler”in işbaşı yapmasını istiyordu. Grunge 90’lı yılların sonuna doğru etkisini yitirerek yavaş yavaş müzik arenasından çekildi.
|