Berivan
Alışkın Üye

Offline
Mesaj Sayısı: 67
AMA HEP AYNI DERTLER HEP AYNI HEP AYN..
|
 |
« : Haziran 02, 2010, 03:46:27 ÖS » |
|
Star gazetesi röportajı
Rock’çılar Türkçede zorlanıyor
Türkçe rock’ın en önemli adlarından Mor ve Ötesi yeni albümü Masumiyetin Ziyan Olmaz’ı çıkarttı. Rock’çıların Türkçe söylemekte zorlandığını vurgulayan grup elemanlarıyla konuştuk
-Neden kırmızı soğan?
Kerem Kabadayı- Daha önceki albümlerde de kapakta grup fotoğrafı olmayan tasarımları tercih etmiştik. Bu albümde de, şarkılara güç katacak tek bir imge olması gerektiğini düşünüyorduk hepimiz. Ama aklımıza net bir şey gelmiyordu. Soğan fikri menajerimiz Can’dan (Sertoğlu) geldi. Ben de bu soğan grafiğini yaptım.
-Bir göndermesi yok mu?
K.K.: Göndermesi değil de grafik olarak baktığınızda nardan kalbe kadar pek çok şeyi çağrıştıran bir grafik ortaya çıktı. Aynı zamanda Can’ın bize soğan teklif ederken anlattığı, soğanın katmanları, sonsuzluk, katmanları açtıkça merkeze ulaşılması, soğanın çiçeği, püskülleri gibi pek çok şey var. Ama bunların hiçbirinden dolayı koymadık soğanı kapağa.
-Meksika’yı sormak istiyorum.
Harun Tekin: Aslında o şarkının kod adı. Bizim şarkılarımızın bazen en baştan bir ismi oluyor. Bazen de ismi olmadığı için ona bir kod adı veriyoruz. Bazen kod adı tarihin derinliklerine gidiyor bazen de, Meksika’da olduğu gibi o kod adına alışıyoruz, o kod adı şarkının adı oluyor. Mesela 2012 de bir kod adıydı ama cuk oturdu.
-2012 muhabbetlerinden önce mi yazıldı?
K. K.: Aslında tam o muhabbetlerin sırasıydı. Stüdyoda doğaçlama çalarken ortaya çıktı, hatta sözlerin bir kısmı da öyle çıktı. Kerem (Özyeğen) de stüdyodan çıkarken ‘Bunun adı olsa olsa 2012 olur’ dedi.
-Nakba adlı şarkıyı biraz anlatır mısınız?
H.T.: Bir ulus-devletin kuruluşunda iki tür duygu var, anlaşılan hep böyle oluyor. Bir tanesi coşku ve heyecan, kutlama, bir tanesi de huzursuzluk yaratan duyguların bastırılması ve derinlere atılması. Hele orada birden fazla halk varsa. Orada da öyle olmuş ki İsrail’in Cumhuriyet Bayramı’na Filistinliler Felaket anlamına gelen ‘Nakbah’ diye sesleniyor. Bu tek bir yerde olmuyor tabii ki. Bu belki hep gözümüzün önünde olduğu için bu şarkı öyle çıktı.
-Birkaç hafta önce Elvis Costello, Leonard Cohen’in yapmadığını yaptı ve İsrail’de konser vermeyi reddetti.
K.K.: Elvis Costello’yla ilgili kısacık bir şey söyleyeyim. Türkiye’de bu tür boykot ya da İsrail’e gösterilen tepkilerle İngiltere’de ya da ABD’de gösterilen tepkiler arasında dönem dönem fark oluyor. Benim bildiğim İngiltere’de akademik çevrelerde ve sanatçılar arasında İsrail’e yönelik bir boykot kampanyası var. O yüzden Costello’nun bu şekilde davranmış olması çok ekstrem bir tavır değil.
-Siz gider misiniz İsrail’e konser vermeye?
K.K.: Bunu konuşmadık aramızda, konuşmamız gerekir.
H.T.: İsrail’de bizim müziğimizi dinlemeyi hak eden insanlar yok mudur? Dolayısıyla o sınırların içine girmemek, o insanları kendinden mahrum bırakmak anlamına geliyor.
-Gözaltındayken hayatını kaybeden siyahi Festus Okey’le ilgili şarkıyı sormak istiyorum.
H.T.: Aslında biz bir tane böyle şarkı yapalım diye yola çıkmadık. Şarkının girişinde de, her yerinde de olan şey ortaya çıktıktan sonra biz onu Festus olarak anmaya başladık, onun anısına bir şey olacağı sözler çıkmadan belli olmuştu.
K.K.: Festus Okey’in ölümü bir dönemin başlangıcı gibi olmuştu. Ardından, çaldıklarımızı şarkıya dönüştüreceğimiz sırada, bu şarkının tek bir olayı anlatan bir şarkı değil, şiddeti, adalet ve hukukun üstünde gören insanların sıradan insanlara uyguladığı şiddeti anlatan bir şarkıdan ziyade farklı olanın dışlandığı, imha edildiği, her türlü kara propagandayla meşrulaştırılmasıyla ilgili oldu bu şarkı.
H.T.: Festus’un cenazesinin teslimi sırasında da konsolosluk görevlilerine polisin çok kötü muamele etmesi, onları görmezden gelen bir hali vardı. Ama bir yandan da belki kendi çektiklerimizden ötürü o konuda bir özensizlik var. Türkiye’nin de belki Batı’dan çektikleri algı düzeyinde bile olsa çok etkileyici olabiliyor. Geçenlerde kalabalıkça bir erkek grubuyla Köln’de, bir müzik grubu etiketi altında yaşamadığımız şeyler, bir ötekileştirme yaşadık. Ama bunların ele alınması iyi çünkü böylece bunlar emniyet teşkilatı içinde de tartışılmaya başlıyor.
-Bu ülkede şöyle bir çelişki var, İstanbul’dan bir fotoğraf rahatlıkla New York sanılabilir. Ama güneydoğu’dan bir kare de Afganistan sanılabilir kolaylıkla. Bu çelişki sizin gibi kendi toplumu üzerine düşünen müzisyenleri nasıl etkiler?
K.K.: Bunun en önemli etkisi bizi kamçılaması. Bu albümün çıkışından birkaç gün sonraki konseri Batman’da yaptık. 10 binden fazla izleyiciyle birlikte söyledik. Adeta bir Iron Maiden konseri enerjisi vardı, müthiş bir deneyim oldu bizim için. Genel seçimlerden çok kısa bir süre önce Diyarbakır’da bir festivalde çaldık. Orada da sanırım 40 bin kişi vardı. Sonuçta biz bir politik parti ya da sivil toplum kuruluşu değiliz, bir müzik grubuyuz ve kapsayabileceğimiz kadar çok insanı kapsamak bütün bu olumsuzlukların karşısında insanı motive eden bir hedef. Birçok insanın gitmediği, gitmeyeceği ve birçok insanın kabul edilmeyeceği yerlerde konser vermek çok güzel.
-Zonguldak Karaelmas Üniversitesi’ndeki konser verdiniz.
H.T.: Tam o gün. Öğlen geldi haberler. Ne yapacağımızı şaşırdık tabii. Halen bekleyiş vardı, biz de beş yıldır gitmiyorduk Zonguldak’a. Konserde söyleyeceğimiz ilk şarkıyı değiştirdik, Hayat şarkımızı oradaki bekleyişe, hala devam eden ümide, oraya yolladık, siyah bantlarla çıktık. Ama maalesef iyi gelmedi haberler.Alman yazarlarla maç yaptık
-Futbol izler misiniz?
K.K.: Kızgın kalabalıkları harekete geçirebilecek her şeyi tehlikeli buluyorum.
Kerem Özyeğen: Ben ara sıra İnönü’de maç seyrederim.
-Harun futbol oynamışsınız.
H.T.: Geçen sene mayıs ayında Bağış Erten’den bir mail geldi, dedi ki ‘Almanlar bizi maça çağırıyor.’ Hamburg’da bir Edebiyat Festivali’ndeki 85 etkinlikten biri olarak bunu koymuşlar. Yazarlar takımı maçı. Hızla bir takım kurduk, kriterimiz yayınlanmış iki tane eseri olması ama aramızda karikatürist de var, senaryo yazarı da, kurgu olmayan şeyler yazanlar da var. 15 kişilik bir takımla gittik. 90 dakikalık 11 kişilik bir maç bu. Forvet oynadım. 7-1 yenildik. Sonra döndük işi biraz daha ciddiye almaya karar verdik. Haftada bir oynamaya başladık. Bu sürecin sonunda bir haber geldi 28 Nisan-2 Mayıs arasında Almanya’da bir kupa var, bu yazarlar kupasının dördüncüsü. Beş takımdan biri olarak gittik, bu sefer Bağış Erten aynı zamanda teknik direktörümüz oldu ve turnuvayı inci bitirdik, Almanlar’a üç 0-0’ın sonunda penaltılarla yenildik. Maçtan sonra Almanlarla aynı otobüse bindiğimizde hala şakalaşıyorduk, her aşamada çok şamata yaptık, bizim takımın bir yerde olduğunu gürültü seviyesinden ve sigara dumanından anlamak mümkündü. Kupa ödüllerine çıkarken takımdan yedi kişi sigara içiyordu.
Darbe’yi gece yarısından sonra yayınladık ki borsalar etkilenmesin
-Darbe adlı şarkınızı, borsaları etkilememek için gece yarısından sonra yayınladığınızı söylediniz. Bu şarkıyı biraz anlatır mısınız?
K.K.: O şarkı darbe üzerine şarkı yapmalıyız ihtiyacından değil o ana kadar içimizde birikmiş olanlardan ortaya çıktı. Stüdyoda çalarken şarkını nakarat kısmındaki sözler ortaya çıkmaya başladı. 2005-2006’ya denk geliyor. O dönemde popüler kültür içinde darbeyle iştigal eden birkaç örnek çıktı, Çağan’ın filmi olsun, Teoman’ın şarkısı olsun. Onun üzerine darbeyle yapıp darbeyle kalktığımız bir dönem oldu. İçinde çok tuzak barındıran bir şey. Ben kendi hayatımda şöyle bir şey yaşadım. 12 Eylül diye bir şeyden haberdar olup onun kendi hayatındaki sorumlularına öfke uymakla sınırlı bir şey. Onun aslında dış mihrakların işi olduğunu düşünüp ona kızmak… Derken geriye doğru gidip 1977 1 Mayıs’ına, oradan başka yerlere, hatta cumhuriyetin öncesine kadar gidip hiç de yeni bir şey olmadığın görüyorsunuz.
-Sizin ilk müzik yaptığınız dönemde politikadan daha az söz ediliyordu ama siz politik içeriği olan albümler yaptınız. Bir önceki albümünüz ise en apolitik olandı oysa toplum daha politize olmuştu ve o albüm çok eleştiri aldı.
H.T.: 1996 yılında ilk albümü çıkartmamızdan 2003 yılında Yaz single’ını çıkarttığımız döneme kadar bireysel veya civarımızdaki toplumsal sorunlarla ilgilenen şarkılar yapıyorduk. O yıl bizim için önemli iki şey oldu, bir tanesi savaş tehlikesi vardı ve biz savaş karşıtı hareketle yakınlaştık. Bir yandan o sene ilk defa 10 binlere çaldık. Buna mukabil ilgi alanımız da genişledi. Aslında o albümde de Darbe parçası var. Diğer yandan biz kendimizi etiketlemekten de etiketlenmekten de kaçınan insanlarız.
-Hrant Dink’le ilgili pek çok şarkı yapıldı, siz de o süreçte aktif oldunuz. Onun öldürülmesinin herkesi bu kadar harekete geçirmesinin sebebi nedir?
B. G.: Ermeniler bu toprakların en eski sakinlerinden. Bir kere çok insani bir boyutu var. Birincisi, Türkiye mutlu ve daha huzurlu bir ülke olacaksa bir arada yaşamayı başararak olacak bu. İkincisi, Hrant iyi bir adamdır, dürüst bir adamdır, göz önünde bir adamdır; buna rağmen bu topraklarda ona sahip çıkılamaması, Ergenekon’la da ortaya çıkan, sürekli arkamızdan işler döndürüldüğü duygusu…
H.T.: Katlanılamayacak bir şey, bu gördüklerim gerçek olmasın duygusu yarattı. Ve bu ülkeden, hatta bu gezegenden gitmek isteyen ve kendilerini çok yalnız hisseden 200 bin kişi toplandı.
K.K.: Göz göre göre oldu duygusu var. O 301’lerle ilgili süreç, yazının yanlış anlaşılıp mahkum edilmesi, bütün bunların yanında Hrant’ın insanların vicdanına uzanan bir dil tutturabilmiş olması. O dil daha sert, daha köşeli olsaydı büyük ihtimalle öldürülmeyecek olması insanları çok yaraladı. Herkese hitap edebilen, Trabzon’da, küfürlerle karşılandığı bir panelde bile herkesi kendine hayran edebilen, halktan bir adam. Muhabbet adamı. İnsanlar muhabbet arkadaşını kaybetti.
-Yani masumiyeti ziyan olmadı.
H.T.: Aynen.
-Hep böyle midir, masumiyet karşılığını bulur mu?
H.T.: Böyle denirse çok güzel olur.
B.G.: Bana göre, er veya geç doğrusu ortaya çıkar, ben öyle düşünüyorum. Ama belki bunun bizim aklımızın yetemeyeceği cevapları da vardır.
Rakun yiyeceğini önce yıkar
-Şirketiniz adını neden rakun koydunuz?
K.K.: Doğada herhangi bir şeyi yemeden önce yıkayan tek hayvan mesela. Evrim ağacında ayıyla köpek arasında bir yerde duruyor kendisi. Sakin, Ayça Şen ve Gren albümlerinin ardından sıra Mor ve Ötesi albümüne geldiğinde Rakun biraz daha törpülenmiş ve ne yapıp neyi yapamayacağı ortaya çıkmış bir canlımız oldu.
H.T.: Can Sertoğlu’nu anmamak olmaz çünkü bu bizim dördümüzün kurduğu ama her türlü işini onun yürüttüğü, o olmasa olmayacak bir proje.
-Fikirtepe’de değil mi stüdyonuz?
K.K.: Evet, Pentagram’dan devraldık. 2004’ün sonları gibi onlar bırakmak üzereyken devralıp Dünya Yalan Söylüyor albümünün bir kısmını da orada yapmıştık.
-Kerem (Özyeğen) Pentagram’ın onuncu yıl konserinde bir grup seyirci sizi ‘Popçular dışarı’ diye protesto etti. Yıllar önce Sertab Erener’i böyle protesto etmişler ve grubun bir albümünün adı da bu olmuştu. Ne hissetiniz, ne yaptınız?
K. Ö.: Alkışladım. Türkiye’de heavy metal dinleyicisi tepkisini anında gösteren bir kitledir. Onların neyi eleştirdiğini çok iyi anlıyorum ama herhalde oturup muhabbet etsek -ki bence 50 kişiden fazla değildi- ne kadar ortak yanımız olduğunu görüp özür dileyebilecek kıvama gelirler. Çok da önemli bir olay değildi.
K.K.: (gülüyor) Ayrıca Pentagram’ı kimseye kaptırmayız.
Kim ne dinliyor?
Burak Güven:
Saksafon çalıyorum şu ara, o yüzden saksafoncuları dinliyorum. Coltrane dinliyorum. Archi, Chet Baker’ın sesini çok severim, sonra Count Basie. Tabii ki 1970’lerin rock’n roll’u. Beatles çok severim, biraz piyano müziği, klasik müzik. Alternatif rock işlerini takip ediyorum. Bir de 1990’ların elektronik müziğini severek dinlerim.
Harun Tekin:
Son zamanlarda 1990’ların ortalarında dinleyip de ondan sonra bir süre dinlemediğim Manson grubuna takmış vaziyetteyim. Onun dışında geçtiğimiz yazı Divine Comedy’nin Regeneration albümünü, üstelik de orantısız bir biçimde dinleyerek geçirdim. Bunlar bir takım işaretler olabilir tabii.
Kerem Özyeğen:
Yerlilerden başlayalım, MFÖ’yü çok severiz, Bulutsuzluk Özlemi, Bülent Ortaçgil, Erkin Koray, Fikret Kızılok, Demirhan Baylan, Serdar Ateşer’in ikinci albümünü çok severiz, Kırıka, Sakin, Vega. Üzerimizde Beatles’ın, Jimmy Hendrix’in ve Frank Zappa’nın büyük emekleri vardır.
Kerem Kabadayı:
1970’lerin, 1960’ların klasik rock’ı içerisinde Pink Floyd’u, King Crimson’ı dinlediğim bütün gruplarda ayrı bir yere koyuyorum, bu grubu oluşturan müzisyenlerin her birini ayrı ayrı proje albümlerini takip ettim. Hatta Robert Fripp hayranlığı Rakun Müzik’in kuruluşuna kadar geldi benim kafamda. Bir de yeni gruplar arasında canlı dinleme imkanını bulduğun Marsis’i çok beğeniyorum.
-İki albüm arasındaki 4 sene nasıl geçti?
Burak Güven: Avrupa’nın değişik yerlerinde konser yapıyorduk ama 2007’de doğru dürüst bir turne yapmayı başardık. O turnenin bittiği gün Eurovision teklifi geldi, 2008 yılını hem Eurovision çalışmalarıyla hem de Bakü, Lizbon gibi normalde belki de hiç yolumuzun düşmeyeceği yerlerde konser vererek geçirdik. 2009’da daha da büyük bir Avrupa turnesine çıktık. Hollanda, Fransa, Avusturya ve Almanya’yı kapsayan bir turne. Oradan geri döndük, Türkiye turnesi oldu.
H.T.: Ardından Rakun’un işleri oldu, ayça Şen ve Gren’in albümleri çıktı, Burak Ayça Şen’in albümünün prodüktörlüğünü yaptı. O sırada bu albümün hazırlıklarına başladık, yılbaşı civarı albüm şekillendi, şubatta stüdyoya girdik, iki buçuk ay orada kaldık. Rahat bir çalışma dönemi oldu, planladığımızdan bir haftalık bir gecikmeyle albüm hazır oldu.
-Yolculuk yapmayı seviyor musunuz?
H.T.: Çok uzamadığı müddetçe. O Almanya turnesinden sonra, hani koşucularda olur, 4 bin metreyi geçince açılır ya, biz de 16 gün sonra, ‘artık hayatımız bu bizim, kimse evi özlemiyor, ne güzel’ gibi olduk.
-Sanki o efsanevi rock’n roll kültürü bütün dünyada öldü değil mi?
Burak Güven: Mickey Rourke ‘1980’lerde Kurt Cobain geldi, mahvetti ortamı’ diyor. Geçende şunu konuşuyorduk, Hollanda’nın Dünya Kupası’nı kazandığı yıl, havuzda parti yapıyorlar, içiyorlar falan. Ertesi gün maça çıkacaklar. Biraz kapitalizmin yüzde yüz verimlik anlayışının artmasıyla ilgili bir durum. İki aylık turneye çıkacak grubun, eskisi gibi, atıyorum, beşinci konserde davulcusunun sahnede sarhoş olması mümkün değil.
K.K.: Rock’n roll’un ölmüş olan kısmının cenazesi 1990’larda kaldırıldı. Ben hayırlı olduğunu da düşünüyorum.
-Ama bunun bir sonucu da pop ve rock’ın şarkı sözlerinde büyük benzerlik olması. Özellikle aşk şarkılarında. Bu sorunlu değil mi?
H.T.: Sadece sözlerde değil müzikte de o yakınlaşma yaşanıyor. Aşkın anlatılabilecek bir yanı var. Bir eşik var, ondan önceki kısmı anlatılabilir, ondan sonrası daha anlatılamaz bir yer. O rahat anlatılabilir yerde enflasyon var zaten.
|